AİLENİZİ,

KOMŞULARINIZI,

KENDİNİZİ TANITICI

YAZILARINIZI BEKLİYORUZ...

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

Meteo

 İstanbul
 27°C

İstatistikler

Bugün75
Dün273
Tüm Hafta603
Aylık1874
Toplam216130
powered_by.png, 1 kB

AKÇADAĞ PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Yazar atilla   
Pazartesi, 08 Mart 2010

Yaşadığım Akçadağ

Av. Selami YÜCEL

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

Bu yazımda sizlere yaşadığım ve anılarımı oluşturan Akçadağ’ı anlatmak istiyorum. Herkes benim gibi geçmişine, çocukluğunun geçtiği mahallelere özlem duyuyordur. Eminim ki biz Malatyalılar geçmişimizdeki, anılarımızdaki Malatya’yı başkalarından daha çok özlüyoruz. Zira, Malatya’mız o kadar değişti, büyüdü ve –ne yazık ki- beton yapılarla ve kaybolan kültürüyle o kadar tanınmaz hale geldi ki anılarımızdaki Malatya daha bir değerlendi, daha bir özel hale geldi bizim için.

r8.jpg

Yazım, soyumdan başlayarak çocukluğumun geçtiği büyüdüğüm mahallem, Deli Derviş, Akçadağ’daki anılarım gibi şimdi uzakta kalan ancak hep mutlulukla andığım kısa hatıralarımdan oluşmaktadır. Benim için tarihe bir not, okuyanlar için de zevkli bir hatırat olması dileğimle…

BEKİR ÇAVUŞ VE SOYUMUZ

            Halam, dedesi Bekir Çavuş’u; Orta boylu, buğday benizli, posbıyıklı, bıyıklarını kulak ardına kadar uzatan, hafif kilolu bir adam olarak tanımlıyordu.

Bekir Çavuş; Malatya’da eskiden mezarlık olan ve daha sonra kaldırılan Mücelli Mezarlığında toprağa verilmiştir. Mezarlık kaldırıldığından Bekir Çavuş’un, nam-ı diğer Bekir Ağa’nın mezarı kaybolmuştur.  Rahmetli babam da, dedesinin hal tercümesini, yani kısa hayat hikâyesini ta 11 Mart 1947’de kaleme almış ve şöyle demiş:

 

“Malatyalı Kazaz-

oğullarından 1255 doğumlu Ahmet oğlu Bekir olarak tanınmakta ve orta halli bir aileye mensup bulunmaktadır. Sultan Aziz zamanında gönüllü olarak jandarmaya yazılmış ve sonra jandarma çavuşu olmuştur. İngiliz Ömer Paşa ve Kaptan Paşa maiyetinde bulunmuş ve iştirak ettiği mücadelede gösterdiği başarılar dolayısı ile gümüş madalya ve ferman ile taltif edilmiştir. Beş sene Girit’te iki sene Aydın ve havalisinde çavuşluk yapmış, terhisinden sonra memleketine dönmeyerek İzmir, İstanbul ve Bursa’da beş sene kadar serbest ticaretle iştigal ettikten sonra Malatya’ya gelmiş ve Hicri 1295 de Arga’nın (Akçadağ) ilçe olması üzerine mahkeme mübaşiri olarak Arga’ya gelmiştir.  Otuz yıl bila fasıla mübaşirlik yaptıktan sonra oğlu Ahmed’i yerine mübaşir tayin ettirmiş ve mübaşirlik hayatı sona ermiştir.

 

Arga’lılar Bekir Çavuş olarak  dedemin hazır cevap ve nükteli sözlere sahip, ahbap canlısı olduğunu her zaman söylerler.Vazifesi icabı bütün köy halkını tanımakta ve herkesle ahbaplık ve samimiyet içinde geçinmekte imiş. Atı bile, Bekir Çavuş unutsa bile giderken kime rast gelirse gelsin kendiliğinden dururmuş. Bekir Çavuş karşılaştığı adamla hiç olmazsa birkaç cümle konuşurmuş.

 

81 yaşında vefat etmesine rağmen dinç ve sağlıklı bir vücuda sahip bulunmakta imiş. Hatta Malatya’da evlenme teşebbüsünde bulunmuş, evlenme hazırlığında iken ani olarak rahatsızlanmış 1336 yılında Adafı’da anneannem Peruze Hanım’ın evinde  vefat etmiştir.*

 

Dört erkek ve bir kız çocuğu olmuş, kız evladı, bilahare erkek evlatları evlenmişler ve çağa çoluk sahibi olmuşlardır. Hali hazırda Bekir Çavuş’un 17 torunu ve 15 adet de torununun çocuğu bulunmaktadır.  (11.3.1947) Bekir Çavuş’un torunu M. Cemal Yücel

Bekir Çavuş’tan dolayı bizlere Akçadağ’da Bekirçavuşlar derler. Bekir Çavuş çok nükteli ve şakacı bir insanmış. Bana ulaşan hikâyelerinden dolayı, babamın dedesini, Akçadağ’ın ve Malatya’nın Nasrettin Hocası diye nitelendiriyorum. Halen Akçadağ ve köylerinde söylenen “Mahkeme Parası”, “Kundaktaki Bebek”, “Hamam Hikâyeleri” Bekir Çavuşun başından geçen gerçeklerdir.  Başka bir yazımda Bekir Çavuş’u ve hikâyelerini anlatacağım.

MAHALLEMİZ

 

Nüfusumuz Doğu Mahallesi’nde kayıtlıdır. Doğu Mahallesi, Akçadağ’a Malatya’dan girerken gördüğümüz mahalledir.

 Bekir Çavuş’un çocukları; Ahmet, Halil, Muhammet ve Mahmud’un evleri sol taraftaki evlerin yerinde idi. Akçadağ meydanından itibaren başlayacak olur isek en başta Altunların evi vardı, daha altta Bekir Çavuş’un en büyük oğlu Ahmed’e ait olup daha sonra satılan ve en son Kolcu Zekeriya’ya ait olan ev yer alıyordu. Bu iki ev tek katlı idi. Akçadağ meydanına bakan Altunların damı Ahmet Amcamızın evine göre 75 cm. kadar daha alçaktı. Kolcu Zekeriya’nın damından bir duvara iniliyor ve bir metre kadar yürüdükten sonra Altunların damına oradan da Akçadağ meydanına varıyordunuz. Onlara bitişik, Dedem Halil Yücel’in iki katlı evi ve altında da ağabeyi Muhammet Yücel’in iki katlı, çıkartmalı ve kafesli evleri vardı, daha altta da en küçük kardeş Mahmut otururdu.  Dedem beni ikinci kattaki çıkartma dediğimiz yerdeki makatta (sedir) beni kucağına alır ve konuşturur ve türkü söylettirirdi. Karşıda kunduracı Nuri Usta, demirci topal Hassik gibi esnaflar vardı, ayrıca evlerimiz Akçadağ Höyüğü’nü gözlerdi. Tüm evler kerpiçten yapılmıştı, çatısız yani damlı idi. Akçadağ’da şu anda dedelerimizin evi gibi iki katlı, çıkartmalı ve kafesli ev bulunmamaktadır.

DELİ DERVİŞ Mİ ERMİŞ DERVİŞ Mİ?

SİNEMA

            Akçadağ Belediyesi’nin bulunduğu park ve yeşillik alan eskiden mezarlık imiş. Ben bunu hatırlamıyorum, ancak anlatacağım olay gerçek. Orada bir de sinema vardı, devamlı film gösterisi olurdu. Sanırım Sophıa Loren’in bir filmi oynuyordu. Tabii ki gösterilecek filmin reklamı yapılacak. Akşam hangi filmin oynayacağını Akçadağ’lılara iletecek çığırtkanlar lazım. Bu çığırtkanlara da huni şeklinde bir boru vermişler. Bunlar, ellerinde film afişi yapıştırılmış bir tahta ile dolaşarak Akçadağ’lılara akşam hangi filmin oynanacağını anons ediyorlar. Bunlar kim biliyor musunuz? Emmi çocukları Nafi ve Naim Yücel kardeşler. Onlar çığırtkanlığı yaptılar. Ben de hiç ses etmeden yanlarında dolaştım. Çığırtkanların filmi bedava seyretmek gibi bir avantajları vardı. Akşam oldu film başlayacak. Ben, Nafi ve Naim sinemanın önüne gittik. İçeriye üçümüz de gireceğiz. Ancak, Nafi ve Naim’i içeriye aldılar, bana ise “dur” dediler. Cebimde hiç para yok. İlk perdeyi sinemanın önünde ağlayarak geçirdim, ikinci perdede dayanamadım ve en küçük kardeş Mahmut Amca’nın kızı Remziye Ablamın evine ağlayarak girdim. Çok sevdiğim Remziye Abla beni bağrına basarak; “Selami; bana söylese idin paranı vererek seni sinemaya gönderirdim” diyerek üzüntüsünü dile getirmiş ve gözyaşlarımı silmişti.

AKÇADAĞ’DA AKŞAM VE ZAMAN

            Akçadağ’da beton yapı yoktu. Evlerde çeşme suyu ve elektrik de mevcut değildi. Analarımız, halalarımız lamba ışığının altında dantellerini işler, sucularımız ise Ganıların Pınarı’ndan sitil sitil (bakır kova) su taşırlardı. Ganıların Pınarı bize göre biraz aşağıda sol köşede kalırdı, ayrıca pınarın önünde hayvanların sularını içeceği bir yalak da mevcut idi.

            Akçadağ’ın en keyifli zamanı akşam vaktiydi. Her ev hayvanlarını otlatmak için nahıra verir, akşam olunca da hayvanlar yol boyu gelir ve herkes hayvanını karşılamaya çıkardı. O mübarek hayvanlar toplu olarak Akçadağ’a girerken kendi evini bulur ve evin ahırına girerlerdi. Bu durum görülmeye değer bir manzara ve güzellik oluştururdu. Her evin ahırı vardı. Ahırlarda genellikle inek ve koyun beslenirdi. Babam atları çok severdi. O da at beslermiş. Zaman zaman Atına biner, Akçadağ yollarında ve özellikle Başpınar’da at koştururmuş. 

            Arga’nın en güzel keyiflerinden birisi ise damda yatma olayıydı. Yıldızları ve Ay’ı seyrederek ve sohbet ederek uyumanın zevkini siz düşünebiliyor musunuz? Özelikle ve büyük çoğunlukla Mesut Amca’mın damında yatardım. Orası benim için en güzel uyku yeriydi. Mesut Amca’mın eşi Fado Abla genellikle yağda yumurta, bulgur pilavı ve yoğurtlu çorba yapardı. Bu sene de kendisine tereyağlı yumurta yaptırdım ve nostaljiyi yaşadım. İkinci uğrak yerim Başpınar’a bakan Karakayışların Mustafa Amca’nın ve Saadet Abla’mın, mağaralara bakan evleri, diğer evim ise Remziye Abla’mın mekânıydı.

YÜKSEK KAHVE, LOKANTACI KÂZIM VE SEL

           

            Bizim evlerin bulunduğu yerde, daha doğrusu Altunlar’ın evinin karşısındaYüksek Kahve diye isimlendirilen bir kahve vardı. Yüksek Kahve tüm Akçadağ ekâbirinin toplandığı yer idi. Bizim büyüklerimiz oraya giderdi. Yüksek Kahve’nin hemen solunda Remziye Ablamın eşi Antepli Kâzım Abinin lokantası yer alıyordu. Porselen tabaklarla Akçadağlılara hizmet eden, muazzam yemek yapan, her türlü taamı bahşeden Kâzım Amca ne yazık ki ince dert dediğimiz veremden rahmetli oldu. Remziye Ablamız daha sonra Develili İsmail ile ikinci evliliğini yaptı ve Develi’de vefat etti, oraya gömüldü. Remziye Ablamın mezarını ziyaret etmek için Develi’ye gittim ancak Remziye Ablanın mezarının kayıp olduğunu söylediler. Köylük yerde mezarın kaybolmaması gerekir. Develililerden ricam, ablamın mezarını tespit ederek mezara bir işaret koymaları.

            Akçadağ’a 1950’lere doğru büyük bir sel geldi. Bu sel sırasında ben de Akçadağ’da idim. Bizimkiler höyükteki bir eve girdiler. Bizim konaklara su doluyordu. Çıkış vermek için balta ile kapılara bir delik açarak sudan ve selden kurtulmuştuk.

            Yazımda Akçadağ’ın zamanımızdaki konumuna fazlaca yer verdiğimi biliyorum. Buna sebep ise Akçadağ’ın zamanımızdaki durumunun kaybolmasıdır. Bu konuda fazlaca da bir bilgi yok.

Beton Akçadağ ile Toprak Akçadağ arasındaki farkı da detaylı olarak ortaya dökmek gerekiyor. Yüksek Kahveden Çarşı Camii’ne kadar olan yer esnaflardan müteşekkil idi. Dükkanlar tek katlı ve kerpiçten yapılmıştı. 1955 veya 1956 yılında çıkan bir yangında esnafa ait bu dükkanlar yerle bir oldu. Hatıralarımdan birisi de şöyle: Çarşı dükkânlarına elektrik gelmiş. Topal Ömer sinek ve ivezler için ilaç yapmak istemiş. Vakit akşamdan sonra. Ömer’in ilaçları ampule püskürtmesi ile birlikte elektrik kontağından dolayı yangın çıkmış. Ömer yangından kaçmak için kendisini dışarıya atmış, ancak içeride veresiye defterini unutmuş. Defteri almak için tekrar içeriye girmiş o girişten sonra alevler her yanını sardığı için bir daha dışarıya çıkamamış.

           


 r9.jpg

Evimizden yola baktığımda çoğunlukla birisini görürdüm. Adına Deli Derviş derlerdi. Şapkalı, sakallı bir adam… Yerdeki küçük küçük taşları alır biraz daha ileriye atardı. Bizimkiler, “Bu adam deli değil ermiş!” derlerdi.

Ekmekçilerden Fadime Eliuz anlatıyor:

 “Kardeşim Memet, Derviş’e yiyecek verir, kılık ve kıyafeti ile ilgilenirdi. Ortaokul sıralarında kardeşim öldü. Derviş, kış günü kırk gün kapının önünde eşiğimizde yattı. Beni görünce “Meme öldü Meme öldü” derdi. Sabahleyin kalkardım üzerinde bir karış kar var. Karları temizlerdim, karın altından kaldırırdım ki ter içinde kalmış. Vallahi kör olayım aynen böyle! Onun evi ve kimsesi yok idi, kapalı yerde de yatmazdı. Yaz kış açık yerlerde yatardı. Dünya’dan haberi yoktu. Küçükken bazı kimseler Adıyaman’dan getirmişler ve Akçadağ’a bırakmışlar, Akçadağlı sahip çıkmış.”

Babam ve Mustafa Amcam ve Darendeli Mesud’un eşi Eşe de ondan bahsederdi. Babam Deli Derviş’in şimdiki anlatacağım hikâyesini anlatırdı ve anlatırken de ağlardı:

“Darendeli Mevlüt vardı. Katırlarla posta taşırmış. Darendeli Mevlüt ancak onu hamama götürebilirdi. Banyodan sonra Derviş’e kılık kıyafet alır, bir kalıba sokardı. Mevlüt, katırlarla posta hizmeti yapardı. Bir sefer katırı ile Beylerderesi’nden geçerken -o zaman Beylerderesi çok daha sarp ve tehlikeli idi- katır ile posta aşağıya yuvarlanmış. Darendeli Mevlüt “katırım öldü, hiç değilse postayı kurtarayım” diye aşağıya inmiş. Katırın yanına gelmiş ki ne görsün katır, üzerindeki posta ile sapsağlam ayakta duruyor ve Deli Derviş de atın yularından tutuyor. Derviş “bi şey olmadı bişey olmadı” demiş, sonra da kaybolmuş.”


 r1.jpg
 r2.jpg
 r3.jpg

HAMİDİYE KIŞLASI

           

            Meşhur Hamidiye Kışlası’ndan da bahsetmek gerekiyor. Kışlanın son zamanlarını hatırlıyorum. Kışla büyük bir binaydı, kerpiçten yapılmış olup duvarlarının kalınlığı tahminen bir buçuk metreye yakındı. Askerler taşındıktan sonra bina Köy Enstitüsü olarak kullanılmış daha sonra Akçadağ Sultansuyu Hara’sına teslim edilmiş. Herkes bu kışlanın yanındaki Millet Bahçesi’ne gezmeye giderdi. Burası da binalaşmıştır. Kışla harabesinin yanı bizim futbol sahamızdı.

Bayanlar arasında sık sık davetler tertip edilirmiş. Subayların olduğu zamanı 1884 doğumlu babaannem bana sık sık anlatır, “Davetlerde kapının arkası şemsiyelerle dolar, udlar çalınır, bayanlar özellikle subay eşleri yazın bile şemsiyelerle gezmeye giderlerdi” derdi. Demek ki Akçadağ’da yüz yıl kadar önce modern misafirlikler ve dostane görüşmeler olurmuş.

AKÇADAĞ’IN TARİHİ, DOĞAL YAPISI, SAYFİYE YERİ BAŞPINAR VE HÖYÜK

            Biraz da Akçadağ’ın tarihi dokusundan bahsedelim. İlçede ilk yerleşim M.Ö. 111'de Tunç Devrinde başlamış, Geç Hitit, Roma ve Bizans devirlerinde devam etmiştir. Bu devirlerin yörede yaşandığı, Akçadağ ilçe merkezinde yer alan Akçadağ Höyük ve Akçadağ Kasabası’nda yer alan Ören Höyük ile Akçadağ Ören Kasabası yolu üzerinde bulunan İkinciler Höyük’te yapılan yüzey çalışmalarıyla belirlenmiştir. 

         

İlçe, Osmanlı devrinde, tahminen 1850 yılında, bugünkü Levent Bucağı’nda kurulmuş olup, 1858 yılında ilçe merkezi eski ismi "ARGA" olan şu andaki yerine nakil edilmiştir. Belediye teşkilatı 1910 yılında kurulmuştur.

 

        Hekimhan ve Doğanşehir İlçeleri buraya bağlı birer köy veya bucak merkezi iken 1921 yılında Hekimhan, 1944 yılında da Doğanşehir ilçeden ayrılarak kendi başlarına birer ilçe olmuşlardır.

            Yukarıda da belirtildiği üzere Akçadağ Höyüğü, bunun hemen yanında Başpınar dediğimiz sayfiye yeri ve Başpınar’ın karşısındaki tarihi mağaralar bir bütün oluşturmaktadır. Höyük ile mağaralar arasında bulunan sulardan binlerce sene insanlar faydalanmış iken maalesef modern diye tanımladığımız insanlar bu Allah vergisi alanı kaybetmişlerdir. Hatırlıyorum da Başpınar dediğimiz çayırlıkta beş altı yerde çeşme vardı. Bir tarafta üç gözlü çeşme, ortada dokuz gözlü çeşme, Teşdoğlar’a doğru Davullupınar vardı. Ayrıca ortada da bol miktarda kaynak suyu oluşurdu. Sular birleşerek akarsu oluşturur, bu sularla bahçeler ve tarlalar sulanırdı. Her taraf çayırlıktı. Kızlar, gelinler derede köpüçlerle (tokaç) yün yıkar, evlerine su taşır, kimileri buzdolabı olmadığı için sitillerle ayran veya çorbasını soğutur, kimi gençler de çayırlıkta güreş tutar, akşam işten çıkan memurlar Başpınar’da gezinirlerdi. Başpınar panayır yeri gibi idi.


 r4.jpg

            Başpınar’ın hemen üstünde birkaç tane ilk çağ insanlarının barındığı mağara vardı. Bu mağaraların içi biz çocuklar tarafından sık sık ziyaret edilir, ilk çağ insanlarının yaptıkları renkli resimler hayranlıkla izlenirdi. Ayrıca mağara devri insanlarının nasıl olduğunu, nasıl yaşadıklarını zihnimizde canlandırırdık. Şimdi ilkçağdan kalan mağaraların durumu nicedir acaba?

İlk çağdaki mağara insanları çok güzel yerler keşfetmişler. Mağaraların hemen altında bulunan buz gibi sulu Başpınar’la yaşamak ne güzeldi… İlkçağdan beri gürül gürül akan Başpınar’ın suyunu ne yazık ki Akçadağ’ın, Cumhuriyet döneminde yetişen çocuklarından bazıları bencillik ederek kurutmuşlardır. Kimileri bahçemi sulayayım diye kuyu açmış, kimileri de kepçe ile suyun yönünü değiştireyim diyerek pınarın gözesini kapatmış, kimisi başka yer yokmuş gibi okul yapmış. Böylece panayır yeri, Akçadağ’ın nefes alınan yeri, ilk çağlardan beri nice güzelliklere ve olaylara sahne olan Başpınar ve suyu kaybolmuş.

 Kişilerin bu bilinçsizliğine ve cahilliğine akıl erdirmek mümkün değil.


 r5.jpg
Son dönemde yeniden Başpınar’ın suyunun çıkması için gayret gösterilmiş, yeryüzüne çıkarak kendiliğinden dere olan yerde sadece yer altından kanalizasyon gibi bir kanal yapılmış ve orada suni bir park yapılmıştır.

Akçadağ Höyüğü’ne gelince. Orası koruma altındadır, müdahale edilemez. Akçadağ’ın tarihi oradadır. O höyüğün altında yerleşim merkezleri ve tarih vardır. Oraya binalar ve tesislerin yapılması bence cinayettir.  Höyüğün şu anda park yapıldığını gözlemledim. Babam, höyükten eski Ziraat Bankası’nın bulunduğu yere kadar bir dehliz bulunduğunu ve orada cıncık topladıklarını bana anlatmış idi. Cıncıktan kasıt mutlaka seramik olmalı.

            Bu noktada mahalli ve genel yöneticilerden ricam, tarihi mağaralara ve höyüğe, Akçadağ’ın tabii ve doğal bütünlüğüne dokunmadan yerleşimi ve planları yapsınlar, tarihi ve doğayı bari bundan sonra korusunlar. İlçe merkezi olduğu gibi korunmalı, yüksek binalar yerleşim alanları doğal zenginlikler ve bahçelerin dışına yapılmalıdır. Ayrıca şehir estetiği ve görünümü de bozulmamalıdır.Bu sene yazın Akçadağ’a uğrayarak arkadaşım Servet Önal’ın misafiri oldum. Sağ olsun davarlar keserek bizi ağırladı. Eski günleri yâd ettik.

Eski kültürel ve doğallığın kaybolması ve kaybolmaya yüz tutması bana burukluk verdi. Canlı alanlar, bazı geleneksel evler, doğallık, hele Başpınar’ın suyunun çekilmesi hüzünlenmeme sebep oldu.


 r6.jpg
 r7.jpg
         

AKÇADAĞ KÜLTÜRÜ VE MEŞHUR AKÇADAĞ BULGUR PİLAVI

            Akçadağ’ın düğünleri, düğünlerdeki seyirlik oyunlar, sarı sarı sarkıtanlar halâ gerçekleşiyor mu bilmiyorum. Televizyonun yaygınlaşmasından sonra her tarafta olduğu gibi Akçadağ kültürü de mutlaka kaybolma eğilimindedir. Ancak; Akçadağ’ın gelişen ve yaşatılan tek kültürünün meşhur Akçadağ Bulgur Pilavı olduğunu sanıyorum. Sır olmasına rağmen Fadime Abla’nın ve Fado Abla’mın anlattıklarından esinlenerek Akçadağ’a özel etli bulgur pilavını anlatmaya çalışayım. Akçadağ Bulgur Pilavı halen düğünlerde, mevlütlerde yapılır ve yuğa ekmeği yani yufka ile birlikte yenir. Yanında da ayran olursa gel keyfim gel…

Doğranmış hafif yağlı davar veya kemiksiz koyun etini tuzlu tereyağı ile kurutmadan etin yağları hafif pembeleşinceye kadar kızartıyorsun. Kaynar suyu döküyorsun. Et iyice pişene kadar sulu kaynama devam ediyor.  Pişen karışımdan etin suyundan yapılan pilava göre bir kısım alarak başka bir tencereye koyuyorsun.  Kazan veya tencereye bulguru katıyorsun. Bulguru tiride karıştırmadan önce pilavın tuzunu da atıyorsun. Su ile bulgur oranı bulgurun durumuna göre olur. Akçadağ bulguruna göre oran genellikle bire üçtür. Pilav pişmekte iken alınan tiridi ayrıca kızartılan tereyağına ekliyorsun. Yağlı suya biraz da karabiber koyuyorsun. Bulgur pilavı piştikten sonra etler dengeleşinceye kadar karıştırıyorsun. Daha sonra dengeli bir şekilde yağlı tiridi ekleyerek tabaklara koyup millete dağıtıyorsun.

      Bu yazı yayınlandıktan sonra Akçadağ bulgur pilavı  kayıtlara girmiş oluyor. Bir bakıma Akçadağ pilavı  patentini almış gibi oluyoruz. Pilavımıza başkaları sahip çıkmasın.

       Akçadağ  pilavını en iyi yapan rahmetli Meyroş’muş. Şimdi ise en meşhur usta Meyroş’un kızı. Herkes Akçadağ pilavı yaparmış ama Meyroş’un kızı da bir başka yaparmış. Afiyet olsun.  

Sonuç olarak şunu söylemeliyim:

Yaşadığım Akçadağ aslında çocukluğuma, anılarıma, aileme, arkadaşlarıma ev sahipliği yapan; kültürüyle, tarihiyle, yemekleriyle ve insanlarıyla bizi biz yapan bir yerleşim yeridir. Anlattığım bu hatıraların, birçok Akçadağ’lıya yabancı; ancak bir o kadarına da tanıdık geleceğine eminim. Çünkü biliyorum ki bizi biz yapan bu ortamda paylaştığımız ortak geçmişimiz ve yaşadıklarımızdır. İşte Akçadağ benim için bu kadar özel ve bu kadar “güzel”dir...

* Babam Bekir Çavuşun doğum tarihinin hicri 1255 ölüm tarihinin 1336 yılı olduğunu yazmıştır. Elime geçen nüfus kaydına göre de Bekir Çavuş 1.7.1832 yılında doğmuş, 1922 de vefat etmiştir. Nüfusa göre Bekir Çavuş 90 yaşında vefat etmiştir. Babamın anlatımına göre Akçadağ 1878 yılında ilçe olmuştur.

www.malatyahaber.com

Yorumunuz yukarıdaki konu ile ilgil olmak zorundadır.
İsim : E-posta :
Başlık : Website :
Yorum :
J! Reactions Commenting Software
General Site License
Copyright © 2006 S. A. DeCaro
Son Güncelleme ( Pazartesi, 08 Mart 2010 )
 
< Önceki   Sonraki >


© 2010 DOĞANŞEHİRLİLER DERNEĞİ
Web Tasarım: HITAJANS INTERACTIVEWeb Hosting: HIT Hızlı İnternet Teknolojileri